19 Mayıs 2017 Cuma

YOKSULLUK İÇİMİZDE-YA DA GIDA BANKALARI ÜZERİNE

  1. Kathrin Hartman'ın Ayrıntı Yayınlarından çıkan Küresel Çarkın Dışında Kalanlar adlı kitabının alt başlığı Tüketim Toplumunda Yeni Fakirlik. Hartmann, kitapta gelişmiş ülkelerde göreli yoksulluk adı ile gizlenmeye çalışılan içler acısı durumu tüm çıplaklığıyla teşhir ediyor. Kitap zenginlerin ekmek bulamazlarsa çöp yesinler niyetiyle uygulamaya koyduğu ve gıda şirketleri için geri dönüşümden kar etmek, imaj düzeltmek, sübvansiyon almak demek olan gıda bankaları projesini anlatmakla başlıyor. Gönüllülük ve bağış şiarıyla çalışan gıda bankaları Almanya'da işsizlik maaşı alan yoksullara market rafından çöpe atılacak yiyecekleri ulaştırıyor. Beynelmilel gıda şirketlerinin büyük destek verdiği bir proje bu, çünkü hem yüksek miktarda geri dönüşüm maliyetinden kurtuluyorlar hem de 21. yüzyılın iktisadi sömürgelerinde elde ettikleri kötü imajdan. Bunun yanı sıra bu proje Almanya için aynı zamanda yoksulların terbiye edilmesi anlamına da geliyor. Bir zamanlar potansiyel hırsız, anarşist ya da uğursuz gözüyle bakılan yoksullar; her gün erken saatlerde gıda bankalarının, Mercedes tarafından bağışlanmış gıda kamyonlarının önünde, - müşkülpesent Avrupalı tüketicinin seçme lüksü yüzünden normal şartlarda çöpe gidecek olan - gıdaları almak için sıraya giriyor. Gıda bankalarında gönüllü olarak çalışan ve yoksulları elleriyle beslemekten aldıkları zevki hiçbir şeyden almayan, hali vakti yerinde gönüllülerin tahkir edici bakışları altında, kendilerine verileni almak zorunda olan yoksullar, bu insanlık dışı deneyimi çocuklarının gözü önünde, her gün tekrar tekrar yaşıyor. Aldıkları gıdalar çoğunlukla o dönem için talebi düşmüş ve raflarda kalmış gıdalar. Yoksullara nelerin verileceği bir anlamda günlük arz-talep dengesine bakıyor, yani o günlerde yumurtanın kolesterol yaptığı ile ilgili bir haber çıkmışsa gıda bankaları müdavimleri bol bol yumurta yiyebiliyor. Son tüketim tarihi yaklaşan gıdalar da favori nevaleler arasında tabii ki. Gıda bankaları gönülleri kokteyllerde sık sık bir araya geliyorlar, tahmin edebileceğiniz gibi yoksullar kokteyllere davetli değil.(19. yüzyıl Rus romanlarından alışık olduğumuz bir imge bu şehirdeki düşkünler evine yardım için sık sık parti veren aristokratlar, bol dans ve içkinin tadını çıkartırlar. Üstelik bağışlar yoluyla sidik yarıştırabilme imkanı, sonuç: huzur bulan vicdanlar.)Bu günlerde çokça yüceltilen sosyal sorumluluk alma olayına iştirak etmiş  yaşı geçkin ve çoğunluğu menopoz sıkıntılarından muzdarip hayırseverler ve gönüllüler, hiçbir eleştiri kabul etmiyorlar. Gıda bankaları kesinlikle siyasi inisiyatif almıyor, çünkü bu oluşum ideolojiler üstü bir hayır meselesi sadece. Ya da kendilerini öyle göstermek istiyorlar. Peki ya gıda bankaları gerçekte neye yarıyor? Yardım etmek istedikleri yoksulların  tam da bu hale gelmesine sebep olan sistemin kendini üretmesine ve yeniden üretmesine tabii ki. Gıda Bankalarının sistemin temelden dönüşümü için hiçbir talebi yok, onlar sadece şehirlerdeki yoksulların bir bölümüne çöpe gitmekten kurtardıkları gıdaları vermek ve bunu her gün yapmak istiyorlar. Böylece bütün bu israf bir bölümünü yoksulların alması şartı ile meşrulaştırılmış oluyor. Hartman'ın vermiş olduğu rakamlar korkunç: Almanya'da, Avrupa'nın bu en büyük ekonomisinde, 200000 ile 800000 arasında mutlak yoksul yaşıyor. Mutlak yoksulluk ise kişinin yemek, mesken, giysi ve tıbbi bakım gibi hayatta kalmak için gerekli unsurlardan yoksun olması demek. Yine bu kapitalist cennette (ya da kapitalistlerin cenneti mi demeliyiz?) nüfusun yüzde 14.5'i göreli yoksul olarak adlandırılan kesime dahil.  Sadece bu ülkede yılda 20 milyon ton tüketilebilir gıda doğrudan çöpe gidiyor, fabrikalar tahmin edilen talebin yüzde 20 ile yüzde 40'ı oranında fazla üretim yapıyorlar, fırınlarda ise üretilen ekmeğin yarısına yakını doğrudan çöpe gidiyor. Üstelik Avrupalı tüketiciye birçok  ekmek çeşidi sunulmasından dolayı uluslararası piyasada buğday fiyatı hiç düşmüyor ve spekülatörler bundan en kazançlı çıkanlar oluyor. Aynı zamanda gelir düzeyi makası da tarihte görülmedik düzeyde açılmış vaziyette. Almanya'da en zengin yüzde 10 toplam servetin yüzde 61'ine sahip. Dünyada ise durum çok daha kötü en zengin 80 kişinin yıllık kazancı toplamda 3.5 milyar kişinin yıllık kazancından fazla, Dünya Bankası verilerine göre dünyada 1.2 milyar kişi doğrudan mutlak yoksulluk içinde. Dünyanın geri kalanında durum böyleyken merkez ülkelerde fabrikalardan her gün  mamul gıda dolu iki kamyon çıkıyor, biri avmlere giderken, öbürü doğrudan çöplüğü boyluyor. Avrupa kıtasında toplamda israf edilen gıda ise Afrika kıtası nüfusunu 3 kez doyurmaya yetecek düzeyde. Meselenin tüketim tarafında ise vicdanlar rahat, çünkü tüketici Starbucks'tan içtiği kahve ile Guatemala'da organik tarıma destek veriyor ya da aldığı bir kazağın yüzde 1'i fakir Sierre leone halkına gidiyor, yani sadece bir mal almakla kalmıyor bir el çabukluğuyla da hayırsever statüsüne sahip oluyor. Sebep olduğu israf içinse endişenmesine hiç mi hiç gerek yok, gıda bankaları ve bu gibi organizasyonlar bu israfın bir bölümünü yoksullara kazandırıyor, yani tüketici gönül rahatlığıyla çöpe gıda atabilir. Madalyonun öteki yüzünde yoksullar devamlı mevzi kaybediyor, devlet sosyal hizmetleri gitgide kısıyor ve yoksulların durumu tamamen hayırseverlerin vicdanlarına kalıyor, onlar da haklarını istemek yerine yerine zenginlerin artıkları için sıraya giriyorlar ve hayırseverlerin lütfuna mazhar oluyorlar. Sosyal hayatlarında gitgide itibar kaybediyorlar ve bu itibarı yeniden sağlamak için gelirlerin 5'te 1'ini statü gösterici özelliği olan lüks tüketim ürünlerine harcıyorlar. Bütün bunlara rağmen bu kasabın bıçağını yalayan yalaka öküzlere muamele hiç de insanca değil. Çocukları anne babalarının maddi durumu sebebi ile okullarda aşağılanıyor, gazeteler ise onları birer hazır yiyici olarak gösteriyor. Gayretkar iş adamları bu tembellere gösterilen müsamahanın bitmesini istiyorlar ve fakirlik gitgide kişisel bir utanç meselesi haline geliyor. Bir kişinin yoksul olması onun diğer tüm sıfatlarının önüne geçiyor ve bir zamanlar ''servetleriniz bizden çaldıklarınızdır'' diye haykıran bu kitle gitgide toplumun acilen sterilize etmesi gereken mikroplar olarak görülüyor. Kitabın adı her ne kadar çarkın dışında kalanlarsa da yarattıkları yedek işçi gücü ordusuyla bile yoksullar sistemin tam ortasında duruyor ve çarkı yağlıyor. Yoksullar yüksek duvarlı, özel güvenlikli sitelerinde oturan zenginler için tehlikeli olmaktan çıkıyor, parasızlık şerefsizlikle eşdeğer oluyor. Kathrin Hartmann'ın çizmiş olduğu tablo aşağı-yukarı böyle yoksullar için daha kötü günler kapıda. Prangalarsa yerli yerinde.
 https://www.ayrintiyayinlari.com.tr/kitap/kuresel-carkin-disinda-kalanlar/583

Vincent Van Gogh-Patates Yiyenler (1885)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Taslaklar...

Kant'ın özgürlük ve kozalite hakkındaki üçüncü çatışkısı iki farklı koyutlamanın birbirlerine gerçek manada ters düşmesinden kaynaklanı...